Hattın Sonuna Kadar
19 Haziran 2026 - Zekeriya ŞenElime 1988 tarihli bir antoloji geçti. Deborah Manley, Trans-Sibirya Demiryolu üzerine yazılmış ne varsa toplamış: ikinci el kitapçıları, British Kütüphanesi'ni, Bodleian'ı, Leeds Üniversitesi'nin Rus Çalışmaları bölümünü, Portobello Road'daki ikinci el kitap tezgâhlarını dolaşmış ve Intourist'in (Intourist, 1929'da kurulan Sovyet devlet seyahat kurumuydu - ve uzun süre yabancıların Sovyetler Birliği'ne girmesinin tek yasal temsilcisiydi) kapısını çalmış. Kitap bir yolculuğun ardından insanın içine düşen o tuhaf takıntının sonucunu sorguluyor. Bunu iyi biliyorum. O hattı ben de deneyimledim ve döndükten sonra aynı şeyi yaptım: okuyabildiğim her şeyi okudum. Yazabildiğim ne varsa yazdım.
Sanırım mesele şu: Trans-Sibirya'yı bir kez yaptıktan sonra yolculuk bitmiyor.

Bir kıtayı dikmek
Rakamlara bakınca aklım her seferinde aynı noktada takılıyor. İnşaat izni 1891'de çıkmış, temeli ise o yılın 31 Mayıs'ında Vladivostok'ta Veliaht Nikolay atmış. İki uçtan birden başlamışlar. On iki yıl içinde hat, iki bölüm dışında yerine oturmuş: biri Baykal'ın geçilmesi, diğeri Mançurya'dan geçen 1287 km’lik millik kısım - ki orası yabancı topraktı.
1895'te şantiyede 66 bin kişi çalışıyormuş. Manley'nin verdiği döküm şöyle: otuz altı bin altı yüz yirmi dokuz amele, on üç bin seksen arabacı, beş bin sekiz yüz elli bir yol bakımcısı, dört bin üç yüz on marangoz, dört bin doksan altı taşçı, iki bin doksan bir perçinci (perçin, iki metal parçayı birbirine bağlayan mantar biçimli bir çividir. Perçinci de bu işi yapan ustadır). Bu satırı ilk okuduğumda uzun süre dona kaldım ve baktım, çünkü bu rakamların hiçbirinin adı yok. Hattın üzerinden geçerken pencereden gördüğünüz her şey — her köprü ayağı, her set, her tünel ağzı — bu isimsiz insanların elinden, terinden ve emeğinden çıkmış.
İlk tren Moskova'dan yola çıkıp 16 Ağustos 1898'de Irkutsk'a varmış. Sibirya'nın Paris'i diyorlarmış oraya.

Baykal'ın üzerinden geçmek
Gölün güneyi dağlık. Circum-baikal halkası tamamlanana kadar kışın gölün üzerinden geçmişler - buzun üstüne ray döşeyerek. Cümle böyle sakin yazılmış, ancak arka plandaki kayıpların haddi hesabı yok. Yazın ise Baykal adında bir buzkıran feribot işletmişler; ilginç olan, geminin İngiltere'de parça parça imal edilip göl kıyısında monte edilmiş olması. Yani bir gölün ortasında, kıtanın göbeğinde, İngiliz tersanesinden çıkmış bir gemi.
1905'te Japonya ile savaş kapıya dayanınca, askeri sevkiyat aciliyet kazanmış ve Circum-baikal aceleyle tamamlanmış. Moskova'dan sayıldığında 5204 kilometrede, rotanın ilk tüneli açılmış. Tren o noktada Moskova ile Vladivostok arasının aşağı yukarı tam ortasına kadar gelebiliyormuş. Gerisi ise meçhul.
1916'da Amur boyunca kuzey hattı açılınca güzergâhın tamamı Rus toprağında kaldı. Bunun pratik bir sonucu vardı: artık Mançurya haydutlarına karşı trene Kazak muhafız bindirmek gerekmiyordu. 1939'a gelindiğinde hat baştan sona çift, bazı kesimlerde ise üç yollu hâle gelmişti.
Küçük bir ayrıntı hoşuma gidiyor: 1917 Devrimi'nden sonra Wagons-Lits Rusya hizmetini bırakmış, ama Rus geniş hattına göre yaptırdığı vagonları başka hiçbir yerde kullanamayacağı için Sovyet demiryolu idaresine satmak zorunda kalmış. Vagonlar kaldı, şirket gitti diyebiliriz.
Mesafenin kendisi
Amerikalı gazeteci ve kâşif George F. Kennan'ın (1845-1924) 1891'de yazdığı bir tarif var ki Sibirya'nın büyüklüğünü rakamdan daha iyi anlatıyor: Amerika Birleşik Devletleri'ni olduğu gibi kaldırıp Sibirya'nın ortasına bıraksanız kenarlara değmezmiş. Üstüne Alaska'yı ve Rusya hariç bütün Avrupa'yı da yerleştirseniz, hâlâ 777.000 kilometrekareden fazla boşluk kalırmış.
Hat yaklaşık 9.289 km. Kitapta Çin Seddi ile kıyaslanıyor ve New York ile San Francisco arasındaki demiryolunun iki katı olduğu belirtiliyor. Londra'dan yola çıkıp Japon Denizi kıyısına varmak altı günden fazla sürüyordu; uçakla 12 saatlik bir iş.
Yol boyunca beni en çok etkileyen şeylerden biri, Moskova'dan 1777 kilometre uzakta duran o beyaz dikilitaş. Bir yüzünde Avrupa, diğerinde Asya yazıyor. Sade bir taş. Ama insan orada bir şeyin değiştiğini hissediyor - ki bu his, bir haritanın çizgisinden değil, o ana kadar geçirdiğiniz saatlerden geliyor.
Yasak şehir
Kitabın önsözünü yazan Christopher Portway'in 1970'te yaptığı yolculuk, bugün okununca insanı hem güldürüyor hem de düşündürüyor. O tarihte Vladivostok yabancılara kapalıymış; bir Batılının gidebileceği en doğu nokta Habarovsk'muş. Portway hattının sonunu görmeye kafayı takmış ve bir yolunu bulup gitmiş.
Bedelini de ödemiş. Ukrayna'da, ülkeden çıkarken pasaportundaki vizenin hem süresinin geçtiği hem de yalnızca Moskova çevresi için geçerli olduğu anlaşılmış. Böylece rotasından 9 bin km sapmış olduğu - üstelik yasak bir şehre girdiği - ortaya çıkmış. Tutuklanmış, iki gün bir sınır karakolunda tutulmuş ve serbest bırakılırken kendisine, hapiste tükettiği erzak için bir fatura kesilmiş.
Bu ayrıntıyı çok seviyorum. Bürokrasinin şiiri de budur zaten.
Onun Vladivostok'a dair izlenimi de yumuşak değil; limanı işlevsel bulmuş, kenti ise sevimsiz bulmuş. Ama denizi ilk gördüğü anı hayatının dönüm noktalarından biri olarak anlatıyor. Yarım kalmış bir bina ile vinçlerin arasından görünen kahverengi, cansız bir su. Bunu anlayabiliyorum. Trans-Sibirya'da manzara güzel olduğu için değil, oraya kadar geldiğiniz için etkileniyorsunuz.
Aslında öyle bir tren yok
Resmi tarifelerde Trans-Sibirya Ekspresi diye bir tren bulamazsınız. Göreceğiniz şey, Moskova Yaroslavski ile Vladivostok arasında çalışan 2 numaralı trendir; adı Rossiya. Irkutsk'a giden Baykal, Krasnoyarsk'a giden Yenisey, bir de Zabaykalye var. Ulan Batur, Pekin, Pyongyang yönüne ayrılan hatlar var.
Yani "Trans-Sibirya Ekspresi" bir tarifenin değil, hayal gücünün adı. Doksan sekiz ara istasyonu olan bu tren, sırf insanlar öyle istedikleri için bir efsaneye dönüşmüş.

Yalnız gitmek, kalabalık gitmek
Portway'in bir gözlemi var ki bence kitabın en değerli cümlesi. İki kez gitmiş: ilkinde tek başına, ikincisinde küçük bir grupla. Yalnız gittiğinde kendini yol arkadaşlarının insafına bırakmış ve karşılığında ömrü boyunca az rastladığı bir konukseverlik görmüş. Kompartmana ev yapımı yiyecekler taşıyan aileler, siyasi fıkralarını denemek isteyen öğrenciler, bir sabah onu kahvaltıya çağıran ve sofrada votkadan başka bir şey bulunmayan bir topçu albayı.
İkinci yolculuğunda, aynı dili konuşan bir grubun içinde, o sihir kaybolmuş. Yabancılar kendi aralarında oturunca, karşı tarafa yaklaşmanın ne imkânı ne de sebebi kalıyor.
Bu, üzerinde düşünmeye değer. Uzun tren yolculuklarının asıl armağanı manzara değil, zamandır. Uçakta kimse kimseye açılmaz, çünkü yeterince uzun süre yan yana kalmaz. Trende ise saatler o kadar bol ki insanlar sonunda konuşmaya başlar ve anlatırlar…
Neden hâlâ
Hattın hafızası ağır. Yekaterinburg'da trenden indirilen bir aile var; küçük bir odada son bulan bir hikâye. Sürgünler, mahkûmlar, kampların yolunu tutanlar var. Bu hat sadece mesafeyi değil, bir ülkenin en karanlık dönemlerini de kat ediyor.
Belki de tam bu yüzden unutulmuyor. İnsan Trans-Sibirya'ya güzel bir şey görmeye gitmiyor. Büyük bir şeyin içinden geçmeye gidiyor. Epik bir romanın karakteri oluyor.
Ben gittim ve döndükten sonra kitap topladım. Manley de öyle yapmış. Sanırım bu yolculuğun herkeste bıraktığı ortak şey bu: bittiğinde okumaya başlıyorsunuz.

