KÜBA


merhaba,

1 mayıs 2012 de küba gezinize katıldım.
bu gezi ile ilgili izlenimlerimi içeren bir yazı yazdım ve bu yazı www.birlesikbasin.com isimli bir internet sitesinde 17 ve 18 ağustosta olmak üzere 2 bölüm halinde yayınlandı.
bu yazıyı sizinle de paylaşmak istedim;

KÜBA insanına teşekkürümdür ;


Merhaba,

Küba, benim ve ablamın görmeyi hep hayal ettiğimiz bir ülke idi.Bu kış plan yaptık ve
30 Nisan-9 Mayıs 2012 tarihleri arasında hayalimizi gerçekleştirdik.

Bu ülkeden ve ülke insanından o kadar etkilendim ki tatil dönüşünde hislerimi kağıda aktarmak istedim.

Fakat çok üzgünüm ki (lafın gelişi öyle yazdım,aslında üzgün falan değilim!) bu yazıda Küba ile ilgili olarak gezdiğimiz gördüğümüz şehirler,fiziksel mekanlar,nerede ne yenir,hangi barda hangi kokteyller içilir… gibi şeyler bulamayacaksınız.O yüzden beklentilerinizi şimdilik bir kenara koyun lütfen.

Ben,Küba’nın ve Küba halkının bana neler hissettirdiğini sizlerle paylaşmak istedim.Bunu yaparken de sizlere güvendim ve samimi oldum.’’Aşırı duygusal bir yaklaşım olmuş…’’ diye yorum yapanlar olacaktır elbet ama umarım bu paylaşımdan memnun kalanlar da olur.

Saygı ve sevgilerimle,

Figen ERCAN
Haziran 2012

*

Özellikle 1 Mayıs’da Küba’da olabilmek bizim için ayrı bir coşku kaynağı idi.O güne özel, bizler gibi başka bir çok farklı ülke insanı da Havana’ya gelmiş ve sabahın erken saatlerinden (05.30) itibaren devrim meydanında toplanmaya başlamışlardı (Bir kitapta okuduğum ve çok hoşuma giden bir ifadeyi paylaşmak istiyorum,şöyle yazıyordu: ‘’ Yarın devrim meydanında kutlama var,bir ülkenin devrim meydanının olabilmesi ne güzel…’’ ).

Biz de halkın arasına karıştık ve bir süre sonra çok sempatik bir grubun davetiyle, kendimizi o grupla beraber tören alanına yani devrim meydanına doğru yürüyor halde bulduk.Balonlardan koskocaman bir Küba bayrağı yapmışlardı ve hepimiz bayrağın bir yerinden tutarak ilerliyorduk.

Küba bayrağının hemen hemen her yerde ortak bir simge olduğunu söylemenin mümkün olduğu bu ülke için :

‘’ Ülkemiz insanlara maddesel zenginlikler sunmak için çok yoksul olsa da, onlara eşitlik duygusu,insanlık onuru sunamayacak kadar yoksul değildir…’’ diyor, aşkın ve devrimin aynı anda yaşandığı ülkenin,herzaman sevgili lideri olarak kalacak Fidel Castro.

Che ise artık sadece Küba’ya değil tüm dünyaya malolmuş bir devrimci olarak,dünyada adalet ve insanca yaşamanın herkes için mümkün olması gerektiğine inananlara ilham vermeye devam edecek.Santa Clara’daki mezarında,taş üzerine kabartma olarak işlenmiş başının üzerindeki kepe vuran yıldız motifli ışık da bu yolu aydınlatmayı sürdürecek.

1 Mayıs günü devrim meydanına akan kalabalığın inanılmaz bir enerjisi vardı.Herkes çok heyecanlı,gururlu,coşkulu,neşeli aynı zamanda çok kontrollü ve saygılıydı.Bunca kalabalığa karşın gözle görülebilen bir düzen vardı çünkü herkes kendini denetliyordu,dışarıdan gelecek başka bir müdahaleye ihtiyaç kalmıyordu.İnsanların tek yapmak istediği şey hissettikleri bu coşkuyu paylaşarak büyütmekti.

Dalgalanan bayraklar,marşlar,şarkılar,şiirler eşliğinde coşkuyla devrim meydanındaki dev Jose Marti heykelinin önünden geçtik.Unutulmaz bir gündü…Tören 08.30 ‘da sona erdi.Biz de kendimizi sokaklara attık ve keşife başladık.

Küba sokakları genel olarak adeta renk cümbüşü.Kübalılar da oldukça samimi ve konuşkan insanlar.Kapısının önünde oturanlardan sohbet ettiklerimizin pek çoğu bizi hemen evlerine davet edip, kendilerince birşeyler ikram ederek bizlerle sohbet etmeye çalıştı.İçlerinde insan sevgisi ve yaşama sevinci var.Birbirlerine sevgiyle yaklaşıyorlar.Bunu net olarak görebiliyorsunuz.

Orada kendimizi hiç güvensiz hissetmedik,endişe duymadık.Elbette hediyelik eşya,puro satmak isteyenler,para dilenenler,sabun,kalem isteyenler,kendi giyecekleriyle bizimkileri takas etmek isteyenler…oldu ama çirkinleşmiyorlar çünkü hala gururlular.

Zaman burada o kadar yavaş akıyor ki,kendi yaşadığımız şehirde alıştığımız koşuşturma yok.Bu yüzden sakinlik ve sadeliği her an hissedebiliyorsunuz.

Her yerden her an müzik sesi geliyor: bunca yaşanan derde ve yokluğa rağmen müzik ve dans gerçekten de burada hayatın bir parçası hatta hayat felsefesi olmuş.İtiraf etmeliyim ki biz de kendimizi hiç itiraz etmeden ve hatta hiç zorlanmadan müziğin ritmine bıraktık!

Sanırım Küba’da değişim beklenenden hızlı oluyor.Bu hızı artıran en önemli etkenlerden biri turizm.Turizmin ülkeye katkısı iki yönlü : hem döviz kazandırıyor hem de ülkelerarası kültürel alışverişe neden oluyor.Kübalılar ülkelerine gelenlerle kendi sahip olduklarını karşılaştırıyorlar.Bu da değişimi hızlandıran bir faktör.Ama bu kadar hız iyi birşey mi? Belki de değil,çünkü hızlı ayak uydurmaya çalışmak toplumsal bozulmayı arttıracak bir eğilimi de beraberinde getirebilir.Umarım bu gerçek olmaz.

Siz bir seyahatten ne bekliyorsunuz bilemiyorum ama ruhunuzu yenilemek,kendinizi yeniden keşfetmek ve yaşantınızı sorgulamak,küçük mutluluklar yaşamak,hayal kurmak,aşık olmak,müziği ve dansı içinizde hissetmek,farklı yaşamlar görmek,içi-dışı güzel sağlıklı insanlarla tanışmak,hayatın ağırlığını bir süreliğine dahi olsa daha az hissetmek ve tabi ki Rom kokteylleri ile puro içmek için zaman kaybetmeden biran önce ‘’hala’’ mutlu insanların ülkesi olan Küba’ya gidin…


**

Saat gece yarısını çoktan geçti…
Neredeyse haftanın her gecesinde adanın en iyi caz müzisyenlerini konuk eden La Zorra y El Cuervo isimli jazz-club’dan çıktık.1950 ‘li yıllara ait lacivert bir Amerikan-Chevrolet taksideyiz.Havana’da sizi sarıp sarmalayacak büyülü müzikleri dinleyebileceğiniz pek çok gece klübünün bulunduğu La Rampa caddesinden Malecon’a doğru ilerliyoruz.Kulaklarımızda hala hoş bir müzik, yüzümüzde hüzünlü bir gülümseme, gözlerimizde ise dalgın bir bakış ile buğu var.Çünkü ablam ile beraber Küba’da geçirdiğimiz harika bir tatilin son gecesini yaşıyoruz…

Sahilden otele doğru yol alırken denizin kokusunu toplayıp gelen hafif bir rüzgar yüzümüzü okşuyor,saçlarımız uçuşuyor.

’’Havana gece de bir başka güzel…’’

Sahil boyunca birbirine yaslanmış İspanyol-Endülüs mimarisini yansıtan binalar çok görkemli ama bir o kadar da yorgun,bakımsız ve hüzünlü gözüktüler gözüme.Burada adeta zaman durmuş gibi.Oysa binaların tersine insanlar ne kadar cıvıl cıvıl…Gözlerimi kapadığımda artık zaptedemediğim yaşlar usulca yanaklarımdan süzülmeye başlıyor:

’Ne çok sevdim ben bu ülkeyi,ne çok sevdim ben bu ülkenin insanlarını,ne çok özledim şimdiden onları…’’ diyorum içimden.

Belki de arabasıyla aynı yaşlarda olan taksi şöförünün,aynadan beni izlediğini görüyorum bir an,hemen gözlerimi kaçırıyorum.Belli ki ağladığımı görmüş, ada insanının sahip olduğu içtenlikle de bundan etkilenmişti.Beni utandırmamak için kaçamak ama merak eden gözlerle bir süre izlemeye devam etti.Bana baktığını hissettiğimi anlayınca da dayanamadı ve İspanyolca birşeyler söyledi.Ben İspanyolca bilmediğim için ablam:

‘’Özür dilerim bayan,neye üzüldün? Neden ağlıyorsun? Yardımcı olabileceğim birşey var mı, diye soruyor ‘’ şeklinde, taksi şöförünün söylediklerini çevirdi.

Bunu laf olsun diye sormadığını biliyorduk.Gerçekten hissederek,ama rahatsız etmekten çekinerek ve yardımcı olmak için içtenlikle sormuştu.
Biliyorduk,çünkü tatilimiz boyunca bu ülkede – bizim ülkemiz insanının pekçoğunun unuttuğunu düşündüğümüz,bu nedenle de aynı zamanda yüreğimizi acıtan - öyle insani yaklaşımlarla karşılaştık ki…Sanki burası bir düş ülkesiydi ve insanlar gerçek değildi.Olaylar ve davranışlar karşısında bu insanların gösterdiği tepkiler anormaldi de biz kendimizi çok normal görüp şaşırıyorduk! Birçok seyahatim oldu ama ‘’insanının’’ beni en çok etkilediği başka bir ülke olmadı…

Taksi şöförünün bu yaklaşımı karşısında daha da duygulanan ben, ablama:

‘’Bu insanların hepsi nasıl böyle olabiliyor? Yani bu insanlar nasıl böyle bozulmamış,saf ve yapmacıksız kalabilmişler ? Buradan ayrılacağımıza nasıl üzülmeyelim ki,baksana şu hale?’’ diyip, adamcağıza sadece teşekkür edebildim ve daha çok hıçkırıklara boğuldum.

Ablam taksi şöförüne birazcık olan İspanyolcasıyla durumu anlatmaya çabalıyordu :

‘’Kardeşim ve ben 10 gündür Kübadayız.İlk gelişimiz.Ülkenizi ve insanınızı çok sevdik.Buradaki insani ilişkiler bizi çok etkiledi.Burada olmak bizi çok mutlu etti.Fakat yarın ülkemize geri dönüyoruz.Ayrılacağımız için de oldukça üzgünüz.Bütün bunların üzerine sizin de samimi yaklaşımınız kardeşimi daha da çok duygulandırdı.’’

Bunları anlatınca taksi şöfürünün de gözleri dolmaz mı?

‘’Nerelisiniz ?’’ dedi,bize.

Sonra hepberaber yarı İspanyolca yarı İngilizce ve hatta Türkçe konuşmaya başladık.Ama sanırım buradaki tatilimiz boyunca pekçok insanla yaptığımız gibi kendisiyle daha çok gönül diliyle anlaşıyorduk:

‘’Türkiye’’ , diyince…
‘’Oooo…biliyorum.İstanbul- Ankara ?’’ diye sordu.
‘’İstanbul’dan ‘’ dedik,

İsmini sorduk :
‘’Joaquin ‘’ dedi, biz de kendimizi tanıttık…

Taksi şöförü bizim için bir anda Joaquin amca oluverdi…

Küba’daki son gecemizde arabasına tesadüfen bindiğimiz, bu hiç tanımadığımız Kübalı adam yani Joaquin amca, Malecon sahilinde ilerlerken,yüzümüze denizin rüzgarı ve caddenin sönük ışıkları vuruyorken,görkemli binaların ve veda vaktinin hüznünü içimizde hissederken en yakınımız oluverdi…Bizi anlamaya çalışan ve hatta anlayabilen,hüznümüzü paylaşan,neşelenmemiz için gayret sarfeden,duygularımıza saygı duyan birisi oluverdi.
Bu ülkedeki hiçkimsenin olmadığı gibi,O’nun da acelesi yoktu, anlatmaya devam ediyordu...Gözleri dolu dolu anlatıyordu ama arada espriler de yapıp,aynadan da bizi izliyordu.Ülkesini,ailesini,çocuklarını anlatıyordu.O’nun da kızları vardı.İkisi de üniversitede okuyordu.Zaten bu süre zarfında kiminle tanışıp sohbet etsek hepsinin çocuklarının okuduğunu öğrenmiştik.

‘’Yine gelirsiniz,üzülmeyin…‘’ diye de moral vermeye devam ediyordu.

Sonra arabayı biraz yavaşlattı,hafif sağa çekti.Cebinden kumaş bir mendil çıkardığını gördüm.

‘’Adamcağızı da ağlattık iyi mi! Herhalde yüzünü gözünü silecek…’’ dedim ablama,burnumu çekerek.

Ama Joaquin bize doğru geriye dönüp, bana yönelerek nazikçe gözyaşlarımı sildi! Sonra gayet doğal bir şekilde önüne dönüp arabayı kullanmaya devam etti.

Bu olan şey karşısında ablamla yapabildiğimiz tek şey,sonuna kadar açtığımız gözlerimizle,birbirimize bakmak oldu.Çünkü ne söylesek o anı bozacaktık.
Tekrar kendimize geldiğimizde gözyaşlarımız ve kahkahalarımız birbirine karışmış durumdaydı. Joaquin ise hala bize birşeyler anlatmaya,güldürmeye çalışıyordu.Öyle doğal ve hoş bir çaba içerisindeydi ki,muhteşemdi!

Biz de O’na bu seyahatin bize neler düşündürdüğünü ve neden bu kadar çok etkilendiğimizi anlatmaya çalışıyorduk.Ama hangi dilin kelimeleri bu ülkenin ve insanlarının bize hatırlattığı; insani duyguları,yaklaşımları,hayatın sadece kısa ve hoş bir deneyim olduğunu,basit ama doğal olanın daha çok mutluluk verdiğini… anlatmaya yeterdi ki?

Burada geçirdiğimiz 10 gün boyunca nasıl mutlu olduğumuzu,
Bu insanların sıcak yakınlıklarının kendimizi bu ülkenin bir parçası gibi hissetmemize sebep olduğunu,
Burada pek çok duygunun aynı anda, aynı güzellikte ve kendi anlamına sadık kalınarak,saflık ve büyük bir yoğunluk içinde doğal haliyle yaşandığını gördüğümüzü ve onlara imrendiğimizi nasıl anlatabilirdik?

İnsanlarının hala ‘’insan’’ olabildiği,gözlerinden ruhlarının okunduğu, insanlığın temel değerlerine hala sahip çıktıklarını,
Bunca yokluk içinde kendilerine ve başkalarına olan saygılarını hala ayakta tutabildiklerini,
Küba’da doğal bir yaşamın olduğunu,çevre korunduğu için insanların toprakla içiçe yaşadığını gördüğümüzü ve bu durumun ilişkilere de yansıdığını,burada ilişkilerin doğal –yapaylıktan uzak- olduğunu, doğadan uzaklaştıkça insanların stresli ve gergin bir ruh haline büründüğünü daha çok anladığımızı,
Bir kitapta okuduğum gibi,Küba’nın ‘’yüreklerinin’’ ve ‘’yollarının’’ gerçekten geniş olduğunu gördüğümüzü,
Ve yine bunca yokluk içinde, hayata müziğin notalarıyla ve dansla tutunduklarını,bizlerin ise pek çok şeye sahip olmamıza paralel olarak ne çok mutsuzluk ve tatminsizliğimiz olduğunu bir kez daha görmemizi sağlayan bu ada insanlarının kalbimize derin bir çizik attığını hangi dilde anlatabilirdik ki?

Yakan Karayip güneşinin ardından sağanak yağan yağmurun buranın insanına nasıl bir endişesiz keyif verdiğini,bu doğa olayını devam eden hayatlarına ve eylemlerine engel olamayacak ölçüde doğal karşıladıklarını ve kabullendiklerini gördüğümüzü,yağmurun hemen ardından çıkan güneşin her seferinde bu insanlara sanki yeniden doğuşun heyecanını yaşattığını…herşeyin olması gerektiği haliyle ve doğallığı içinde yalın yaşandığını,farkında olmanın ve kabul etmenin, insanı kendisiyle nasıl barışık hale getirdiğini tekrar gördüğümüzü nasıl anlatabilirdik ?

Memleket sevgisinin,rejime ve – özellikle kadınları,renk renk giysiler giyip saçlarına çiçekler takan hepsi parlak ciltli, bu sağlık dolu kadınları topluma kazandıran - liderlerine müteşekkir olmanın ve kayıtsızca bağlılığın, O’ nun arkasından şüphesizce gidebilmenin, vefa duygularını sürekli dile getirebilmelerinin ne özel bir şey olduğunu,doğum ile birey olmanın başladığı bu ülkede sadece bir birey olarak bile değer verilmenin ve önemseniyor olmanın insanın kendisini ne kadar güvende hissettirdiğini,güven duygusu içinde yetişen bireyin kendi nesline bunu nasıl doğru aktarabildiğini,insanların bu ülkede belki de bu yüzden kendileriyle bu kadar barışık olabildiğini yoğun şekilde hissedebildiğimizi nasıl ifade edebilirdik ?


Bu duygu yoğunluğu içerisinde Joaquin ile sohbet ederken yol aktı ve bitti…

Havana’da kaldığımız Hotel Parque Central’e vardık. Joaquin hemen arabadan indi ve kapılarımızı açtı.Sonra elini uzattı,biz teşekkür etmek için elini sıkmakla yetinmedik kendisine sarıldık.Önce çekindi ama sonra sarılarak bize karşılık verdi.Ailesine selamlarımızı iletmesini rica ettik.

‘’Sizler iyi insanlarsınız ! Yine gelin, mutlaka gelin…’’ dedi,gülümseyerek.

Arabasına binip uzaklaştı,biz de arkasından el salladık.

Ablamla beraber gecenin renkleri eşliğinde meydana,meydandaki yeşil parka,önümüzden geçen bisiklet taksilere son kez baktık.
Sonra buruk bir gülümsemeyle,kafamızın üzerinde bir sürü baloncukla beraber odamıza çıkıp ertesi gün için valizlerimizi hazırlamaya başladık.O sırada ikimizin de aklından aynı şey geçiyordu:

‘’Yine geleceğiz Joaquin, mutlaka geleceğiz…’’

***


Figen E.

KÜBA
Fidel Castro, Che Guevara Ernest Hemingway’in ayak izlerinde unutulmaz bir yolculuk…
UNESCO Dünya Mirası Listesi’ndeki 6 yer: Havana Eski Kenti, Cienfuegos, Trinidad ve Camagüey tarihi merkezleri, Şeker Kamışı Vadisi, San Pedro de la Roca Kalesi; UNESCO Biyolojik Rezerv Alanı Las Terrazas ekolojik köyü; Moncada Kışlası; müziğin, dansın ve devrimin ülkesi Küba’da unutulmaz bir yolculuk...

İLETİŞİM
Adres: Barbaros Bulvarı, Barbaros Apt. No.74 K.7 D. 18-19 PK.34349 Balmumcu, Beşiktaş-İstanbul / Türkiye
Tel: 0 850 622 33 78   Faks: 0 212 216 10 30
E-Posta:  fest@festtravel.com

WhatsApp: 0534 015 62 30
Çalışma Saatlerimiz: Pazartesi - Cuma / 08.30 - 18.30
Mesai saatleri dışında bize ulaşmak için yurtdisi@festtravel.com adresimize yazabilir ya da 0534 015 62 30 no’lu telefonu arayabilirsiniz.