BALKANLARDAN GÜLÜMSEYEN FİLİBE


Trak, Yunan, Roma, Bizans, Slav, Osmanlı ve Bulgar Rönesansı renkleriyle biçimlenmiş çok kültürlü bir geçmişi günümüze taşımayı başaran Filibe, Balkanlardan çevresine ılıman hoşgörü havası yaymaya elverişli konumuyla “Avrupa Kültür Başkenti” olmayı fazlasıyla hak ediyor. Kollarını açmış, gülümseyerek size “kırk yıl hatırı olacak bir fincan kahve” ikram etmek isteyen bu güzel kenti fazla bekletmeyin…

  

 

Yazı - Mustafa PEŞTERELİ

 

Bugün 340 bine yaklaşan nüfusu ile başkent Sofya’nın ardında, Bulgaristan’ın ikinci büyük kenti olan Filibe (Plovdiv), Rodop Dağları’nın eteklerinde, Meriç nehrinin suladığı bereketli Trakya ovasında, çağlar boyunca filiz vermiş kültürlerin kavşağında yer alıyor. Filibe, bir kavşak olarak, kendisine uğrayan her uygarlıktan aldıklarıyla, sürekli isim değiştirerek ve kültürel çeşitliliğin ufuk açıcı etkisiyle, ekonomik olarak zenginleşerek bugünlere gelmiş.

 

Altı tepeli Filibe’nin, üç tepesi eski kenti oluşturuyor. Bu tepelerin isimleri, kentin Osmanlı geçmişine dayanan kökenleriyle, bize hiç de yabancı değil: Nöbet Tepe (Bulgarlar Nebet Tepe diyor), Cambaz Tepe ve Taksim Tepe. Şehrin tarihi, bu üç tepe ile çevresinde şekillenmiş. Avrupa’nın, Truva’dan sonra, en eski kenti olmakla övünen Filibe’de, ilk yerleşimi MÖ 1200’lerde Nöbet Tepe’de Traklar kurmuş. Traklar, kurdukları bu köye Eumolpia adını vermiş. Küçücük bir yaşama kocaman başarılar sığdırarak aldığı namla “Büyük” olan İskender’in babası Makedonyalı II. Filip, MÖ 342 yılında bölgeyi ele geçirince, burada bir kent inşa etmiş ve bu kente Filip kenti anlamına gelen Philippopolis adını vermiş.

 

Makedonya Krallığı’nın bölgedeki egemenliği sona erince, yerel halkı oluşturan Traklar bu ismi Pulpudeva olarak değiştirmişler. MS 46 yılında İmparator Claudius döneminde, Terentius Varo Lucullus komutasında kenti fetheden Romalılar, buraya üç tepe anlamına gelen Trimontium adını koymuşlar. Bugün, kentin değişik yerlerindeki tarihi eserlerin de kanıtladığı gibi, Roma döneminde, Trakya Eyaleti’nin merkezi olarak, altın çağını yaşayan Trimontium, MS 345’ten sonra Doğu Roma’nın, nam-ı diğer Bizans’ın etkisine girmiş. Bizans İmparatoru Jüstinyen’in 6. yüzyılda şehri yeni surlarla güçlendirmesinin ardından, 7. yüzyılda bölgede beliren Slavlar kenti Paldin olarak adlandırmışlar. 

9. yüzyılın ilk yarısında Birinci Bulgar İmparatorluğu’nun bir parçası olan şehir, 11. yüzyılda Bizans’a bağlandıktan sonra, 1186 yılında İkinci Bulgar İmparatorluğu’nun egemenliğine girmiş. 1204-1364 yılları arasında, önce Bizans, ardından 4. Haçlı Seferi sırasında Konstantinopolis’te kurulan Latin İmparatorluğu, son olarak da Bulgar İmparatorluğu’nun eline geçen Paldin, 1364 yılında Osmanlılar tarafından fethedilmiş.

 

Şehir Osmanlılar devrinde Filibe adını almış ve zamanla buraya yerleşen Türkler, Rumlar, Ermeniler, Museviler gibi topluluklarla Bulgarların birlikte yaşadığı kozmopolit bir nüfusu barındırmaya başlamış. Camiler, hamamlar, bedestenler gibi yapılarla bezenen Filibe, Balkanların Osmanlı kimliğine sahip en önemli kentlerinden biri haline gelmiş. Bu dönemin sonuna doğru, 18. yüzyılın ortasından itibaren, Filibe’nin Bulgar tüccarları İstanbul, Venedik, Odessa, Leipzig, Kolkata veya Manchester gibi önemli ekonomik merkezlerle ticari ilişkiler geliştirmişler.

 

Ticaretin zenginleştirdiği Bulgar burjuvazisi, özellikle 19. yüzyılda inşa ettirdiği lüks konaklar, mağazalar, kiliseler, okullar ve kentin ilk matbaasıyla, Bulgar tarihçilerin “Ulusal Uyanış” adını verdiği dönemin Filibe’deki öncüsü olmuş. Artık Filibe değil, Trak geçmişin Pulpudeva’sından alınan ilhamla Plovdiv olarak adlandırılan kent, geleneksel Bulgar ve Osmanlı mimarilerinin Avrupa esintileriyle harmanlandığı “Plovdiv Baroğu” stilindeki yapılarıyla, tüm Bulgaristan’a örnek olmuş.

 

1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı, nam-ı diğer 93 Harbi sonrasında imzalanan Berlin Antlaşması ile Filibe Osmanlılara bağlı statüde kalan Doğu Rumeli Vilayeti’nin idari merkezi olmuş. Daha sonra, 1885’te Doğu Rumeli’nin Bulgar Prensliği’ne bağlanması, ardından da 1908 yılında bağımsızlığın ilanıyla, kent bağımsız Bulgaristan topraklarına katılmış.

 

1888 yılında inşa edilen demiryoluyla Sofya’ya bağlanan Plovdiv, 1892’den itibaren bir fuar şehri olarak, Bulgaristan’daki ekonomik aktivitenin en önemli merkezlerinden biri konumuna gelmiş. Çek mimarı Josef Schnitter’in geniş caddeler oluşturarak yeniden düzenlediği kent, 18 Nisan 1928’deki deprem felaketine rağmen, artan nüfusu ve fabrikalarıyla günden güne gelişerek, Bulgaristan’ın ikinci büyük yerleşim yeri olmuş. 1946’da sosyalist sisteme geçildikten sonra, sayıları 500’ü bulan sanayi kuruluşları ve dış mahallelerinde inşa edilen toplu konutlarıyla, hızlı kentleşme sürecine giren şehirde 1956 yılında alınan çok olumlu bir kararla, Roma, Osmanlı ve “Ulusal Uyanış Dönemi” tarihi yapılarını barındıran “Eski Plovdiv” bölgesi koruma altına alınmış. Kültüre verilen bu önem, Plovdiv’e 2019 yılı için “Avrupa Kültür Başkenti” olarak seçilme onurunu getirmiş.

Bulgar resim sanatının en önemli iki ismi Canko Lavrenov ile Zlatju Bojaciev,  dünyaca ünlü opera sanatçısı Boris Christoff, Barselona’da top koşturmuş en tanınmış Bulgar futbolcusu Hristo Stoickov, üç kere dünya şampiyonu ve olimpiyat şampiyonu olan jimnastikçi Maria Petrova ve en önemlisi 1987’de 2,09 metre ile dünya kadınlar yüksek atlama rekorunu kıran, halen de bu rekorun sahibi olan olimpiyat ve dünya şampiyonu Stefka Kostadinova gibi ünlülerin doğduğu yer olan Plovdiv, her yıl aşağı yukarı 500 bin ziyaretçiyi çeken uluslararası fuarı, gıda, tütün ve demir dışı metaller üreten sanayi kuruluşlarıyla,  2007 yılında Avrupa Birliği üyesi olan Bulgaristan’ın parlayan yıldızı olarak geleceğe güvenle bakıyor.

 

Günümüzde derli toplu bir şehir olan Filibe’de, tarihi mekânların hemen hemen tamamı birbirine yakın konumlarda bulunuyor. Bu kentte tarihi ve kültürel olan her güzelliği yürüyerek görmek mümkün.

 

Roma döneminde Forum işlevi gören alanda, bugün şehrin en büyük meydanı olan Merkez Meydanı (Plostad Centralen) yer alıyor. Meydanın köşesindeki Merkez Postanesi’nin (Poşta) hemen arkasında, arada sırada konserlere ev sahipliği yapan, Roma döneminden kalma Odeon bulunuyor. Postane’nin karşısında, İsviçreli peyzaj mimarı Lucien Chevalas’nın 1892’de uluslararası mimari sergisi için tasarladığı, muhteşem ağaçları, çiçekleri, heykelleri, çeşmesi ve ucundaki yapay gölü ile Filibelilerin huzur bulduğu Çar Simeon Parkı (Çar Simeonova Gradina) uzanıyor.

 

Park ile Postane arasındaki Knjaz Aleksander Batenberg (Prens Aleksandr Battenberg) Caddesi’nde kuzeye doğru ilerlendiğinde, solda Stefan Stambolov Meydanı karşımıza çıkıyor. Merkezinde bir havuz bulunan bu meydanın güneyindeki Belediye Sarayı, neo-barok üslubun hoş bir örneği olarak, 1911-1914 yılları arasında inşa edilmiş. Bu sarayın tam karşısında, havuzun diğer tarafında, bugün bir lokanta olarak hizmet veren binada, daha önce 1938-1940 yılları arasında işlevsel mimarinin sıkı bir savunucusu olan Panajotov tarafından yapılmış bulunan eski Balkan Sineması kentin sosyal yaşamına renk katıyormuş. Günümüzde yalnızca yayalara açık olan kent merkezinin en önemli caddesi Knyaz Aleksander Batenberg’in iki yanında yer alan birbirinden güzel neo-barok cepheli yapılar, zemin katlarında her türlü ürünün satıldığı mağazalar, kafeler gibi mekânları barındırıyorlar. Sokak sanatçılarının da hünerlerini sergilediği bu caddenin, kentin sanat yaşamına önemli katkılar veren bir kurumu var: 1901 yılında Josef Schitner’in kurmuş olduğu, 1935’te aslına sadık kalınarak yeniden inşa edilen Nikolaj Masalitinov Dram Tiyatrosu.

 

Knyaz Aleksander Batenberg Caddesi’nin son bulduğu noktada, ilk görüşte insanı şaşırtan bir görüntüyle karşılaşılıyor: Pek büyük sayılmayacak bir meydan ve meydanın ortasında bir Roma stadiumunun kalıntıları. Meydana Bulgarlar Türkçe bir sözcükten esinlenerek Cumaja (Cumaya diye okunuyor) adını vermişler. Çünkü meydanın bir köşesinde Cuma Camisi yer alıyor. Antik Roma stadiumu Markus Aurelius döneminde, MS 2. yüzyılda inşa edilmiş, 1977 yılında ortaya çıkarılmış ve restore edilmiş. 190 metre uzunluğunda, 30 metre genişliğinde olan bu yapının 30 bin kişilik bir kapasitesi varmış. Bu stadın kalıntılarının çok büyük bir bölümü, bugün Knyaz Aleksander Batenberg Caddesi’ndeki çoğu tarihi nitelikteki binaların altında bulunuyor. Hatta buradaki ticari pasajlardan birinin alt katına indiğinizde, stadiumun çok iyi korunmuş seyirci sıralarının bir bölümünü görmeniz mümkün.

 

Hüdavendigar Camisi diye de adlandırılan Cuma Camisi, erken Osmanlı camilerinin önemli bir örneği olarak, 14. yüzyılda I. Murat Hüdavendigar tarafından yaptırılmış. Filibe çarşısının ortasında olup, avlusu bulunmayan Cuma Camisi, Balkanların en iyi korunmuş Osmanlı eserlerinden biri ve bu niteliğiyle günümüzde de işlevselliğini koruyor. Bu caminin ana girişinin altında, Türk usulü demleme çay içebileceğiniz kafe, kültürel keşif yürüyüşünüz sırasında bir keyif molası vermeniz için en ideal mekân.

 

Filibe’deki Osmanlı mirası Cuma Camisi ile sınırlı değil. 14. ila 18. yüzyıllar arasında, Uzun Çarşı olarak adlandırılan bugünün Rajko Daskalov Caddesi, Cuma Camisi’ni bir diğer Osmanlı eseri olan 1445 tarihli İmaret Camisi’ne bağlıyor. İmaret Camisi, büyük kubbesi, mukarnasları, orijinal duvar bezeme kalıntıları ve Bursa Ulu Camisi’ndeki gibi avlusunda değil, ana mekânının tam ortasındaki şadırvanı ile ilgi odağı olmayı sürdürüyor. Bunun dışında, günümüzde Çağdaş Sanatlar Merkezi olarak işlev gören, 16. yüzyılda inşa edilmiş olan ve adını hem erkeklere hem de kadınlara hizmet vermesinden alan Çifte Hamam, Osmanlı döneminin bir başka tanığı. Ancak, Uzun Çarşı’nın en etkileyici yapılarından biri olup 14. yüzyılda inşa edilmiş olan Osmanlı dönemi bedesteni Kurşun Han ne yazık ki 1928 depreminde yıkılmış.

   

 

Cuma Camisi’nin arkasındaki sokaklardan yukarı doğru tırmanınca, Roma döneminde kente Trimontium (Üç Tepe) adının verilmesine neden olan Nöbet Tepe, Cambaz Tepe ve Taksim Tepe’den oluşan ve UNESCO Dünya Mirası Geçici Listesi’nde yer alan Eski Plovdiv’e giriliyor. Girdikten sonra pek çıkmak istemeyeceğiniz bu bölge, kuşkusuz kentin en güzel, en ilginç, en sevimli mahallesi. Müzeye dönüşmüş konakları, tarihi kiliseleri, sanat galerileri, el sanatları ürünlerinin satıldığı dükkanları, lokantaları, kafeleri, barları ile Eski Plovdiv, kentin keyfine varmak isteyen kültür meraklılarına her türlü seçeneği sunuyor. 2019 yılında Avrupa Kültür Başkenti olmaya hazırlanan Filibe’nin, tarihi ve mimari açıdan en önemli hazinesi bu mahalle.

 

Eski Plovdiv’in en yüksek noktası olan Nöbet Tepe, şehrin genel manzarasını en iyi görebileceğiniz yer. Tepe üstünde sağda solda gözünüze çarpan taş yapı kalıntılarının büyük bir kısmı Traklar dönemindeki Eumolpia yerleşiminden kalma. Burada ve mahallenin değişik yerlerinde fark edilen surlar, kimi Roma döneminde 2. yüzyıla tarihlenen, kimi 6. yüzyılda Bizans döneminde Jüstinyen’in inşa ettirdiği ve 12-13. yüzyıllarda yenilenen yapılar. Bir zamanlar, Nöbet Tepe’nin ana girişi işlevi gören Hisar Kapı da, bu surlar gibi, o dönemlerin izini taşıyan, 16-17. yüzyıllarda yenilenmiş görünümüyle bugünlere ulaşmış. Roma döneminin bölgedeki en önemli kalıntısı, Trajan döneminde 2. yüzyılda yapılan ve 1972 yılında tesadüfen ortaya çıkarılan 3500 kişilik tiyatro.

 

Geçmişte şehre suların dağıtıldığı hakim nokta olan Taksim Tepe’de bulunan tiyatrodan, Filibe’nin merkeziyle birlikte, Trakya ovasının ve Rodop Dağları’nın etkileyici görünümünü, hoş bir müziğin kulakları okşayan esintisiyle izlemek mümkün. Tiyatronun hemen arkasındaki sokağın köşesinde, Bulgar Ulusal Uyanış döneminin simgesel yapılarından biri olan Sarı Okul (Zaltoto Ucilişte) yer alıyor. Buradan sağa döndüğünüzde, biraz ilerde bir başka köşede, Lamartin Evi olarak bilinen bina karşınıza çıkıyor.

 

İstanbulluların Taksim Talimhane’deki bir cadde nedeniyle ismine aşina olduğu Alphonse de Lamartine, Fransa’da 1848 Devrimi’nin önemli bir ismi olarak, dışişleri bakanlığı yapmış, soyluluk unvanlarının, siyasi idam cezalarının ve Fransız sömürgelerinde köleliğin kaldırılmasında etkili olmuş bir siyasetçi; şiirleri, romanları, denemeleri, gezi yazılarıyla dünyaca tanınmış bir edebiyatçı.

 

Aslında Georgi Mavridi adında bir Rum tüccara ait olan bu evde, Lamartin, 1832’de çıktığı Doğu gezisinin İstanbul’dan sonraki son etabında, 1833 yılında sadece birkaç gün konaklamış. “Doğulu doğdum, Doğulu öleceğim” diyerek bölgeye olan hayranlığını dile getiren Lamartin, bu gezisi sırasında kızı Julia’yı henüz 11 yaşındayken verem yüzünden kaybetmesine rağmen, Doğu’ya olan sevgisini yitirmemiş. Filibe’yi, doğal sit alanıyla, gördüğü en güzel kentlerden biri olarak nitelendiren ünlü edebiyat ve siyaset adamı, III. Napolyon’un darbeyle imparator oluşu sonrasında siyaseti bırakarak, çok sevdiği Osmanlı topraklarında, İzmir yakınlarında çiftçilik yapmak istemiş. Dönemin Osmanlı Sultanı Abdülmecit, kendisine büyük bir araziyi 25 yıllığına kiralık olarak tahsis etmiş, ancak Avrupa bankalarından yeterli krediyi sağlayamayan Lamartin, bu projesinden vazgeçmek zorunda kalmış.

 

Hisar Kapı yakınında, mahallenin tam ortasında yer alan Aziz Konstantin ve Azize Helena Kilisesi, 4. yüzyılda pagan bir tapınağın kalıntıları üzerine inşa edilmiş yapıya kadar uzanan tarihiyle, kentin en eski Hıristiyan dini mekânı. Bugünkü haliyle, 1832 yılına tarihlenen kilisenin dış duvarlarındaki fresklerin en ilginci, 313 yılında Milano Bildirisi ile Hıristiyanlara ilk defa ibadet özgürlüğü sağlayan İmparator Büyük Konstantin’i, bu kararından önce, Milano yakınlarında rüyasında İsa’yı gördüğü haliyle yansıtan sahne. Kilisenin içindeki muhteşem ikonostasın resimleri, Bulgar ikona sanatının en tanınmış ismi Zahari Zograf tarafından 1836-1838 yılları arasında gerçekleştirilmiş.

 

Osmanlı döneminin tasavvuf inancı da, antik Trimontium’un Roma sur kalıntılarının bir bölümü üstüne inşa edilen Mevlevihane ile çok kültürlü Filibe’nin Hıristiyan dini mekânları arasında bir “hoşgörü adası” olarak yerini almış. Restore edilmiş biçimiyle bu Mevlevihane’nin binası, bugün kentin en şık lokantalarından birine ev sahipliği yapıyor.

 

Mevlevihane ile kilise arasında bir yerde, mahallenin ana yolu olan Saborna Sokağı üzerinde bulunan tarihi Hipokrat Eczanesi, hekimlik yemininin babası Hipokrat, tıp tanrısı Asklepios, tıp tanrıçası Hygia’nın büstleri ve ilaç raflarıyla küçük bir eczacılık müzesi işlevi görüyor.

 

Bütün bu yapılardan daha önemli olarak, Eski Plovdiv’e asıl kimliğini, “Plovdiv Baroğu”nun muhteşem örneklerini oluşturan konaklar vermiş. Bazısı meraklı gözlerden korunmak için yüksek bahçe duvarlarıyla çevrelenmiş, bazısı doğrudan sokağa bakan, renkli bitkisel desenli ön cepheleri, ahşap sütunlu revaklarla bezenmiş giriş bölümleri, cumbaları ile bu konaklar, genellikle 19. yüzyılda, Osmanlı egemenliğinin son döneminde, İstanbul, Viyana, Venedik, Odessa, Kahire gibi dünya kentleriyle yaptıkları ticaretle zenginleşen Bulgar, Rum, Ermeni ve Türk tüccarlar tarafından inşa ettirilmiş.

 

Plovdiv Baroğu’nu en mükemmel olarak yansıtan yapı, 1847 yılında Smolyanlı Usta Hacı Georgi tarafından dönemin zengin tüccarlarından Argir Kuyumcuoğlu için inşa ettiği konak. Tüccar Kuyumcuoğlu, Osmanlı döneminin sonunda, 1878 yılında Filibe’yi terk etmiş. Bunun ardından, bina önce kızlar pansiyonu, sonra da sırasıyla şapka atölyesi, tütün deposu, sirke imalathanesi ve un deposu olarak kullanılmış. 1938 yılında uzun bir restorasyon sonucunda Belediye Müzesi’ne dönüştürülen konak, günümüzde Etnoğrafya Müzesi olarak hizmet veriyor. Bugün, eşsiz güzelliğiyle bir kültür anıtı olarak parlayan Kuyumcuoğlu Evi,  12 oda ve iki büyük salon barındırıyor. Özellikle girişin üstündeki katta yer alan oval salon “Trakya Güneşi” biçimindeki ahşap tavanıyla göz kamaştırıyor. Doğu temeli eski kale duvarı üzerine inşa edilmiş olan Kuyumcuoğlu Evi, bu nedenle Hisar Kapısı’nın da ayrılmaz bir parçasını oluşturuyor.

Eski Filibe’nin değişik sokaklarında yer alan  Kaloferli Hacı Dragan Evi, Artin Gidikov Evi, Hacı Kalço Evi, Dr. Çomakov Evi, Hacı Aleko Evi, Dimitar Georgiadi Evi (Ulusal Uyanış Tarihi Müzesi’ni barındırıyor), Nikola Nedkoviç Evi (Ulusal Uyanış Dönemi Kent Yaşamı Sergisi’ne ev sahipliği yapıyor) , Çernozemski Evi ve Hacı Panayot Lampşa Balabanov Evi, dikkati çeken diğer yapılar.

 

Ancak bütün bunların dışında, hemen göze çarpmayan, yüksek bahçe duvarları ardında bir “saklı güzellik” var ki, görmezseniz gerçekten yazık olur. 1835-1840 yılları arasında Ermeni tüccar Stefan Hindliyan’ın inşa ettirdiği bu konağın mahzeninde bulunan küçük şarap müzesinde, bölgeye özgü Mavrud üzümünden ve diğer üzümlerden üretilen içimi hoş Bulgar şaraplarının tadına bakmak mümkün. Hamamı, oturma odaları, salonları, yatak odaları, içinde İstanbul’un da bulunduğu bazı şehir manzaralı duvar resimleri, ahşap oyma işçiliğinin şaheseri tavan süslemeleri ve orijinal mobilyalarıyla Hindliyan Evi, alaturka ve alafranga tarzların harika uyumunun bir örneği olarak,  Boğaziçi yalılarına selam gönderiyor.


Makaleleri
BALKANLARDAN GÜLÜMSEYEN FİLİBE
Gülümseyen Sabır: Angkor
Yüksek Viraj: Artvin
İLETİŞİM
Adres: Barbaros Bulvarı, Barbaros Apt. No.74 K.7 D. 18-19 PK.34349 Balmumcu, Beşiktaş-İstanbul / Türkiye
Tel: 0 850 622 33 78   Faks: 0 212 216 10 30
E-Posta:  fest@festtravel.com

WhatsApp: 0534 015 62 30
Çalışma Saatlerimiz: Pazartesi - Cuma / 08.30 - 18.30
Mesai saatleri dışında bize ulaşmak için yurtdisi@festtravel.com adresimize yazabilir ya da 0534 015 62 30 no’lu telefonu arayabilirsiniz.